10 Eylül 2011 Cumartesi

Kaçış değil arayış...


Huzursuzluk benim yaşantımın yoldaşı olmuştur; kimi zaman sıradan , kimi zamansa her şeye burnunu sokan bir yoldaş...Eskiden her şey canımı sıkardı: Bir yerdeyken hemen başka bir yerde olmayı düşlerdim ; bir şey yapıyorsam aklım yapmak istediğim bir başka şeye kayardı. Kendimi hiçbir zaman olduğum yere ait hissedemezdim. Bir ara bunun bir tür hastalık olabileceğine inandırdım kendimi. Ancak büyüdükçe huzursuzluğun bir sağlık sorunu olduğunu ve diğer bütün sağlık sorunları gibi enerji üretebileceğini ya da tüketebileceğini anladım. Bizden içeriye yönelttiğimizde olumsuz olabilen bu enerji, bizi dışarı yönlendirdiğinde, yanıtların peşine düşebilmek uğruna dış dünyaya açılmamızı sağladığı için olumlu bir özelliğe dönüştüğünü fark ettim.
Huzursuz olduğum zamanlarda içimde kördüğüm olmuş ipler var sanırdım. Tıpkı elektrik telleri misali, uçları yılanlar gibi kıvrılabilen, birbirlerine dolanabilen ve bir süre sonra kısa devre yapan...Hissettiğim huzursuzluğun dozajı arttıkça yollara düşsem mi dedim hep kendime. Her yola çıktığımdaysa hareket ederek bu düğümlerin çözülmeye başlayacağını, bana düzgün sarılmış bir yumak bırakacağını umardım. İçimdeki hareket etme arzusu bir kaçış değildi, temeli oluşturan taşlardı. Çünkü insanın kendini aramadığı, derinlerde aşkın yüzünü merak etmediği ve başkalarınca takılmış maskeyi reddetmediği yaşam gerçek sayılamazdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder